Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan


E-posta: sstekcan@isikun.edu.tr
Web Sitesi: suleymansaimtekcan.com
Web Sitesi: www.imoga.org
Tel: (0212) 286 49 11

1940 yılında Trabzon'da doğdu. 1963'te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü'nden lisans diploması aldı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Üniversitesi) Resim Bölümü'nde lisans ve Mimar Sinan Üniversitesi'nde Güzel Sanatlar Fakültesi'nde sanatta yeterlilik eğitimini tamamladı. 1968 ve 1975 yılları arasında Atatürk Eğitim Fakültesi'nde eğitim görevlisi olarak çalıştı. 1970'te bir yıl boyunca Almanya'da baskı eğitimi üzerine araştırmalarda bulundu. Daha sonra 1975 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim kadrosuna girdi. 1985'te profesör oldu ve aynı yıl Grafik Sanat Dalı Başkanlığı görevine atandı. Yugoslavya'da Sarajevo Sanat Akademisi ve Ankara'da Bilkent Üniversitesi'nde özgün baskı seminerleri verdi. 1991 yılında Almanya, Bonn kentinde Türk Grafik Sanatı'nda 12 Sanatçı ve Çağdaş Türk Resmi'nden Bir Kesit başlıklı iki ayrı konferans verdi. 1994-1995 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Dekanlık görevini, Grafik Bölümü Başkanlığı ile beraber yürüttü. 1996 yılında Büyükada'da eğitime başlayan Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni kurdu ve ilk eğitim yılı süresince dekanlık görevini yürüttü. 2004 yılından bu yana İMOGA-İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı olarak çalışmalarına devam etmektedir. Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Kurucu Dekanıdır veIşık Üniversitesi Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım Bölümü öğretim üyesidir.

Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan ile söyleşi
Sibel Tuğal, Akademist Dergisi, Haziran 2007

Türkiye'nin en önde gelen baskı resim ustalarından, uluslararası bir üne sahip Süleyman Saim Tekcan, sanat alanındaki 40 yıllık birikimini dekanlık göreviyle Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne taşıyor. Tekcan ile Türkiye'deki sanat eğitimi anlayışının nasıl bir boyut kazanacağına ilişkin sohbet ettik.

Sanatçı ve eğitimci kimliğinizle, özellikle de özgün baskı resim alanında Türkiye'de en önde gelen isimlerinden birisiniz. Daha önce de çeşitli üniversitelerde öğretim üyesi ve dekan olarak görev yaptınız. Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi'ni (İMOGA) kurdunuz. Şimdi Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi dekanı olarak Türkiye'deki sanat eğitiminde tekrar yer alıyorsunuz. Neden böyle bir görevi kabul ettiniz?

Kendimi dünyaya yeniden gelmiş gibi hissediyorum. Onca yıllık çalışma yaşamının ardından, insanın artık kendisi için bir şeyler yapmayı planlayacağı bir zaman diliminde bu görevi kabul ettim. Hiçbir zaman var olanla yetinmek gibi bir eğilimim olmadı; bugüne kadar yaşadıklarımızda hep doldurulması gereken eksik yanlar buldum. 40 yılı aşkın bir süre içersinde birçok kurumda eğitimci olarak görev yaptım ve tüm işlerde eksiklikler gördüm. Bir sanatçı ve bir sanat eğitimcisi olarak yaptığımız işlerin özeleştirisini yapmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Ülkemde Atatürk'ten günümüze kadar eğitimin ne kadar zor şartlar altında ve mücadeleler içersinde yapıldığını biliyoruz. Düşünsel boyutlarının kısır döngülerle bir türlü serpilemediği bir sanat ortamında geçen 40 yıl içinde çoğu zaman olumsuzluklarla mücadele edildi. Bu nedenle zaman kaybedildiği ya da görevimizin derse girmekten ibaret olduğu, ezberlenmiş sözcükleri söyleyerek sanatın belli formüllerle uygulandığı konusunda eleştiri getirilebilir. Ama sanat eğitimi ve sanat öylesine farklı bir olgu ki, formüllerle açıklaması güç olan bu şey, bütün hayatım boyunca bana dert olmuştur.

Huzursuz olmak biraz da sanatçının genel yapısına mı içkindir?

Huzursuz olmak, sanatçı için birincil koşuldur. Sıradan olmamak adına arayıştan vazgeçmemek, bir şeyin kopyası olmayı reddetmek gibi nitelikler, eğitimde ve sanatta çok önemlidir. 40 yılımı düşündüğümde öğretmen okullarındaki ve Atatürk Eğitim Enstitüsü'ndeki yıllarım gözümün önüne geliyor. Kendimi sinemaya, tiyatroya adadığım zamanlar, bıkmadan usanmadan roman, hikâye ve senaryo gibi yazılı olan tüm eserleri okuyuşum ve yaşamı yorumlayışım aklıma geliyor. Yaşam içerisinde ne kadar çok farklı alanda yorum yapma biçemleri olduğunu görmek önemli; çünkü ifade etmenin tek bir yolu olmadığının farkına varmak, bu geçen 40 yıllık serüven içerisinde oldukça yorucu, heyecanlı ve güzel deneyimlerdi. Bütün mücadeleli zor geçen dönemlere rağmen eğitimcilikten her zaman çok keyif aldım.

Bizim kuşaklarımızın yetiştiği dönemde Atatürkçü bir düşünce ve ulus bilinci içersinde bir ömür geçirmek hiç kolay değildi. Eğitimi bu düşünce üzerine inşa etmek ve cesur bir söylemde bulunmak, çoğu zaman insanın başına dertler açabiliyordu. Bütün bu zorlukları yaşayan bir eğitimciyim. 1975 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi tarafından davet edilip, görevlendirildiğimde, yeni bir hayata başladığımı düşünüyordum. İnsan her gittiği kurumda yaşadıklarından çok şey öğreniyor. Ama sanat eğitimcisi olarak başladığım Atatürk Eğitim Enstitüsü, daha çok sanatın konuşulduğu, sanat ortamının belki de tüm yaşam biçimleri içerisinde en öne çıktığı bir kurumdu. Orada edindiğim kazanımların, daha önceki sinema ve tiyatro uğraşısının ve eğitimci olarak Anadolu'da yaşadığım zamanların üzerine çok farklı bir boyut getirdiğini düşünüyorum. Sanatla ilgilenme ve sanat yapmaya başlama yaşının ne olduğunu sorgulamamız gerekiyor. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin adı daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi olarak değişti. Bu üniversiteye eğitim için gelen çocukların hangi yaşta sanat eğitimini sürdüreceklerini düşünmek ve buna göre eğitim stratejisini yeniden kurgulamak, benim için çok önemli bir görevdi. Çünkü çağdaş olmak, Atatürk'ün muasır medeniyet seviyesi dediği noktaya ulaşmak, sanat eğitiminin de kaçınılmazıydı. Batı'ya her gidişimde bununla ilgili araştırmalar yapıyordum ve bizde olmayan birçok şeyin oradaki eğitim anlayışında olduğunu görüyordum. Kurulması için uzun yıllar mücadele verdiğim ve sonunda başarıyla açılan Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri, sanat eğitiminin olmazsa olmazıydı. Bugün Türkiye'de 60 tane güzel sanatlar liselerinden olması, eğitimci olarak bizler için gerçekten çok onurlu bir başarıdır. Çünkü bu okullar kurulduktan sonra sanat eğitimi yapan kurumların, akademilerin, güzel sanatlar fakültelerinin ve eğitim fakültelerinin güzel sanatlar kolları biraz rahatladıklarını hissettiler. Bütün bunlar sanatçı yetiştirmenin vazgeçilmez koşullarıydı. Ancak sanat eğitiminin gereken yaşta başlamış olması demek, bu işin çözüldüğü anlamına da gelmiyor. Her düzeyde ve her eğitim seviyesinde, kalitenin artırılması gerekiyor. Bu da ancak bir anlayışın, kültürün yerleşmesi ve öğretim üyelerinin nitelikleriyle gerçekleşebiliyor.

Bugüne kadar çalıştığım bütün kurumlarda eğitimin kalite kazanması konusunda uğraş verdim. Mimar Sinan Üniversitesi'nde grafik ana sanat dalında dünya çapında bir eğitiminin gerçekleşmesi için verdiğim mücadeleden sonra yine aynı kurumda dekanlık görevi yaptım. Bu dönemde, gördüğüm eksikliklerin giderilmesi için verdiğim mücadeleler ve çalışmalar, sanat eğitimi konusunda ne kadar dertli olduğumu da göstermektedir. Bunlar içinde tabii ki olumlu gelişmelerin olduğu da yadsınamaz. Buna karşın bazen ülkenin genel politik atmosferinden, bazen yönetim boşluklarından ya da idari yapıların yetersizliğinden hep bir şeyler eksik kalıyordu. Mimar Sinan Üniversitesi dekanlık görevim boyunca çok olumlu ve kuruma yararlı işler yaptığımı düşünüyorum.

Bu heyecanlı büyük koşuşturmaların sonucunda, stresin de yıpratıcı etkisiyle vücudumuzun ve zihnimizin yorulduğu dönemler oluyor. Ben de tam yaşadığım sağlık sorunları sonucunda daha geniş ve daha sorunsuz bir yaşam arzu ettiğim bir sırada, bu görevi kabul ettim. Yani, kendim ve sanatım için yaşayacağım biz zaman diliminde eğitimcilik beni tekrardan kandırdı diyebilirim.

Sanatçı kimliğinizin yanı sıra bir eğitimci olmanız, sanat ve eğitim kavramlarının birbirinden ayrılmaz parçalar olması sizi bu açıdan etkiledi ve idealist bir düşünceyle okulda kalmak istediniz şeklinde tercihizi açıklayabilir miyiz?

Yeditepe Üniversitesi'nin kuruluş aşamasında yer alan akademisyenlerden biri olarak o kurumda da özveriyle çalışarak dekanlık görevini yürüttüm. Orada beklentilerimiz çok farklıydı. Kendim için yaşamayı, kendim için sanat üretmek amacıyla Yeditepe Üniversitesi'ni bıraktım. Şimdi o gençlerin bir kısmının çok önemli yerlerde ve görevlerde olduğunu görüyorum. Ülke hizmeti açısından da bu gençlerin başarılarıyla gurur duyuyorum. Bu defa artık okula verdiği paranın karşılığını kaliteli eğitim olarak bekleyecek çok değerli bir öğrenci kitlesi ile eğitime başladık. Bugün, öğrenci sayısı 2400'e ulaşan bir fakültenin kurucusu olmaktan gurur duyuyorum. Bazı şeylerin ülke ve eğitim adına yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Sanat çalışmaları içersinde İMOGA'nın da benim için özel bir yeri var; çünkü bu kurumda 35 yılın üzerinde emeğim var. Türkiye'de örnek olarak gösterilen birçok sanatçının çalışma, ortak üretim ve paylaşma mekânı olduğunu da söyleyebiliriz. Yıllar içersinde birçok önemli sanatçıyla bir araya geldik. Sanat ve sanat eğitimi tartışmaları hep gündemimizde yer aldı. Bugün Türkiye'nin en zengin koleksiyonuna sahip olan İMOGA'nın yaşatılması için bir yandan mücadele vermekteyim. Bu tür kurumlar dünyada devletlerin, hükümetlerin, yerel yönetimlerin büyük parasal destekleriyle ancak kurulabiliyor. Biz İMOGA'yı kendi gücümüz, enerjimiz ve birikimimizin ürünü olarak kurduk. Koleksiyonlarımızın zaman içersinde birikmesi sonucu bu binayı inşa edip, eserlerin halka açılarak sergilenmesine karar verdik. Sanat eğitimi yapan okulların faydalanması ve sanatla ilgili kültürlerin gelişmesi için bu müzeyi oluşturduk diyebiliriz. Kurumun, ilk yılda 20.000, ikinci yılda 30.000 kişinin gezdiği bir müze hâline dönüşmesinin de kültür ve sanat hayatımıza yapılan önemli bir hizmet olduğunu düşünüyorum.

Güzel sanatlar fakültesinde eğitim hedefleriniz nelerdir ve diğer güzel sanatlar fakültelerinden nasıl bir farkı olacak?

Güzel sanatlar fakülteleri, bünyelerinde değişik meslek gruplarını barındıran ve bunların eğitimlerini veren fakültelerdir. Işık üniversitesi'nde ilk aşama olarak beş bölüm kurduk. Bu bölümleri, iç mimarlık, endüstri tasarımı, görsel sanatlar, grafik ve tekstil olarak sıralayabiliriz. Önümüzdeki yıllarda başka bölümlerin de açılması düşünülüyor yani, sinema, televizyon, animasyon gibi adlarla isimlendirilen bölümlerin de bünyemizde yer alması söz konusu olacak. Şimdilik bu beş bölümle kurulan fakülte içersindeki anlayış, Batı uygarlıklarında ve Amerika'da denenmiş bir sistemi içeriyor.

Işık Üniversitesi içersinde farklı olarak üzerinde düşündüğümüz ve yapılandırdığımız model, bölümler arasında örülmemiş duvarları öngörüyor. Yani, bütün bölümlerin kendi içlerinde birbirleriyle ilişkilerini ve alışverişlerini sürdürebilecekleri bir eğitim amaçlıyoruz. Özellikle Amerika'daki bazı sanat okullarında olan bu örneği, biz Işık Üniversitesi bünyesinde uygulamak istiyoruz. Bu eğitim anlayışına göre ilk yıl, temel sanat ve tasarım eğitimi olacak. Bu eğitimin amacı, klasik bilgileri, yani temel bilgileri doğru bir biçimde öğrenciye aktarmak; öğrencilerin bu temel sanat eğitiminden aldıklarını kendi bölümlerinde uygulamalarını sağlamak.

Bir öğrenci eğitim aşamasında başka alanlardan ve derslerden de yararlanabilecek mi?

Öğrenciler çift dalda eğitim görebilecekleri gibi kendi bölümlerinin dersleri dışında ilgilerini çeken, alanları için yararlı olacağını düşündükleri dersleri de alabilecekler. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca şu anda birçok güzel sanatlar fakültesinde İngilizce sanat eğitimi ağırlıkta. Bu da karma bir sanat dilinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Biz Işık Üniversitesi'nde özellikle bu ülkenin çocuklarını kendi dilleriyle Türkçe eğitim yaparak yetiştirmek istiyoruz.

Dil konusunda fakültenin bir hassasiyeti olduğunu söyleyebilir miyiz?

İnsan, en iyi kendi anadilinde düşünebiliyor ve ifade edebiliyor. Bu yolla öğrencilerimize kendi dillerinde düşünmenin önemini ve sanata yüklenmesi gereken anlamları daha iyi kavratabilmek mümkün olacak. Ayrıca Türkçe'nin sanat dili olarak da farklı boyutlarını öğrencilerle paylaşma fırsatı bulacağız. Dil kullanıldıkça zenginleşir; bu bağlamda sanatta mutlaka karşılığı olan ifadelerin üretilmesi gerekli diye düşünüyoruz. Yarım bir yabancı dille yapılan eğitimin açıklar yaratacağı görüşündeyim.

Sizin de belirttiğiniz gibi özellikle sanat eğitimi çok boyutlu düşünme pratiği gerektiriyor. Bu açıdan anadilin öneminin de ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz?

Felsefe, estetik gibi konuların anlatım dili içersindeki ifade şekli çok yönlü olabiliyor. Dil zenginliği ve düşünce boyutu içersinde öğrencinin kendi diliyle daha iyi kavraması ve heyecan duyması söz konusudur. Çok iyi bir yabancı dil eğitiminden geçmiş insanların bile kendi dillerinde ifade edebildikleri ve düşünebildikleri boyut çok farklı oluyor.

Bu eğitimin yanı sıra, öğrenciler isterlerse yabancı dil eğitimlerine de devam edebilirler, değil mi?

Yabancı dil, bugün yaşadığımız çağda, eğitimin birincil koşuludur. Ama eğitimi yalnız yabancı dil temeline oturttuğumuz zaman yanlışlar meydana gelebiliyor. İngilizce ve diğer dillerin eğitimi de okulumuzda yapılacak; bunlarla ilgili kurumun imkânları da yeterli düzeyde; ama biz sanat eğitimimizi Türkçe yapacağız.

Güzel sanatlar fakültesi nasıl bir mekânda eğitim ve öğretim hayatına başlayacak; ileri dönük daha farklı hedefleriniz var mı?

Bu kadar zengin bir kültürel mirasa sahip ülkenin, sanat eğitiminin de çok farklı olması gerekiyor diye düşünüyorum. Buna bağlı olarak sanat eğitiminin, sanat yaşamına uzak bir kampüste, yapılamayacağı görüşündeyim. Çünkü öğrenciler tiyatro, sinema, konser, sergi ve gibi sanatsal faaliyetlerle iç içe olmak zorundalar. Bu nedenle ulaşım önemli bir konu ve Maslak, bu açıdan sanatın bugün merkezi sayılabilecek bir noktada yer alıyor. Sanatın merkezi olan Taksim, Beyoğlu, Nişantaşı'na yakın olması da sanat eğitimi içinde çok büyük önem taşıyor. Çünkü bu alanda beslenilen kaynak, hem insan hem de sanat ortamının kendisi oluyor. Bu bakımdan fakültenin doğru bir yerde açıldığını düşünüyorum. Ayrıca çok seçkin bir öğretim üyesi kadromuz var; bu da Işık Üniversitesi olarak önemli özelliklerimizden biri.

Planladığınız eğitim anlayışına uygun öğrenci kriteri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz; öğrenci seçimini nasıl yapmayı hedefliyorsunuz?

Lise eğitiminden geçmiş öğrencilerin bir kısmı, güzel sanatlar fakültelerine giriyorlar; ama çoğu gerçekten istediği için değil, yapacak başka seçeneği olmadığı için geliyor. Bizim beklentimiz, daha ziyade iyi okullarda, iyi eğitimden geçmiş, kültür birikimi olan, düşüncesi tamamen sanat eğitimi almak olan öğrencileri almak. Bu düşüncede olan öğrencilerin bir kısmı ise Türkiye'deki sanat eğitimini yeterli bulmadığı için Avrupa'ya ve Amerika'ya gidiyor. Okulumuzun bu açıdan da bir eksiği kapatacağına inanıyorum.

Üniversitemizde, ezberlenmiş desenler çizen öğrenciler olmayacak. Biz onların iyi birer sanatçı olmaları için elimizden geleni yapacağız. Bunu da başarabilecek bir potansiyelimiz var. İyi bir kadroya ve hiçbir güzel sanatlar fakültesinin sahip olmadığı büyük bir mekâna sahibiz. 13,000 m2 kapalı alanda sinema ve tiyatro salonu, sanat galerisi ve atölyeler yer alıyor. Biz bu olanakları sunarak öğrencileri sanat yaşamına hazırlıyoruz.

Öğrencilerin burs imkânı olacak mı, bu konuda biraz bilgi verir misiniz?

Bugün birçok güzel sanatlar fakültesinde olmayan bir olanak sunarak %20 burs vermeyi ve bundan özellikle sanat eğitimi için çok istekli yetenekli olan öğrencilerin yararlanmasını amaçlıyoruz.

Özellikle Maslak Kampüsü'nün üniversitenin diğer bölümleriyle ilişkisi nasıl olacak?

Işık Üniversitesinin Maslak binası, güzel sanatlar fakültesi olacak. Şile'deki kampüsümüz ayrıca bir sanat ortamı hâline getirilecek. Galeri ve atölyeleriyle yaz akademilerinin başlıca mekânı olarak hizmet verecek. Dünyanın her köşesinden gelen öğrencilerin bir arada olabileceği yaz akademileri açmayı düşünüyoruz. Bunun yanı sıra heykel, baskı resim gibi birçok alanda sempozyumlar düzenlemeyi amaçlıyoruz. Yani, bir yaz akademisi için dünyada bu şansa sahip özel ve sayılı kurumdan biriyiz. Yaz ayları içerisinde Şile'de büyük yurtlarda ve evlerde kalma imkânlarımız da var. Buna bağlı olarak kurumun öğrencileri de dünyanın çeşitli yerlerinden gelecek genç sanatçılarla buluşma ve paylaşma imkânı bulacaklar.

Böyle organizasyonların ve çalışmaları, Türkiye'deki sanat için de çok önemli bir katkı olacağını söyleyebilir miyiz?

Bu, sadece Türkiye için değil dünya için de önemli bir katkı. Türkiye gibi kültürel zenginliğe sahip olan bir ülkenin, dünyanın dört bir yanından gelen gençler tarafından tanınması çok önemli. Biz de yabancıların aramızda bulunduğu bir ortamda sanat heyecanımızı bu yaz akademisinde yaşamış olacağız.

Devlet üniversiteleri, özel üniversiteler ve vakıf üniversiteleri arasındaki temel farklılıklar nelerdir? Bu noktada Feyziye Mektepleri Vakfı'nın konumundan söz eder misiniz?

Feyziye Mektepleri'nin bana yaptığı bu teklifi kabul ederken, beni en çok düşündüren şey devlet üniversitelerinin sınırlı imkânları ve hükümetlerin politik çıkmazları gibi zorlukların kurumlara yansıyışıdır. Vakıf üniversitelerinin çoğu şu anda her ne kadar bu başlık altında faaliyet gösterse de bir kısmı gerçek vakıf üniversiteleri değillerdir. Işık üniversitesi ise 100 kusur yıllık bir geçmişe sahip bir kurum. Atatürk'ün desteğini alarak kurulmuş olması ve bir vakıf üniversitesinin eğitimden kazandığını yine eğitime yatırması gibi bir anlayışı taşıyor olması, benim bu görevi kabul etmemim baş nedenidir.

Artık kendim için yaşayamaya başlayacağım bir zaman diliminde, birikimimi Işık Üniversitesi'ne aktarmamım en büyük nedeni, bir eğitimci olarak, geçmişte yaşadığım bütün tecrübelerin bu kurumda yeni bir heyecana dönüşeceğine ve yaşamıma güzellikler getireceğine olan inancımdır. Bu görevden çok büyük keyif alacağımı düşünüyorum. Bu nedenle yeni yaşamıma, dünyaya yeniden gelmiş gibi hissederek başladığımı söylemek istiyorum.



''Tek Başına I'', Yağlıboya, 100x145 cm. 2001



''Tek Başına II'', Yağlıboya, 185x135 cm. 2002


Sanat'a dair...
Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan,
GSF Dekanı


“Sanatçı egoizminin, bencilliğinin sanata hiçbir katkısı yoktur. Sanat paylaşıldıkça zenginleşir çünkü sanattan gelen yine sanata döner.”

Sanat kişisel bir uğraş olmakla birlikte , ille de bireysel olarak yapılacak bir uğraşı değildir; sanat paylaşılan bir olgudur. Bir sanatçının diğer sanatçıya verebileceği mutlaka bir şeyler vardır. Bu bakımdan, ortak sanat alışverişleri, fikir paylaşımları ve üretkenliği arttırıcı, yeni arayışlara açık anlayışlar sanatı zenginleştirir. Sanat aynı zamanda toplumsal bilinci de gelişme yönünde etkileyerek diğer disiplinlerde genişleme yaratır. Bunun bilincinde olan, egoları yerine sanatı ön planda yaşayan insanlar bu paylaşımın hem kendi adlarına hem de Türkiye'deki kısıtlı sanat çevresinin kabuğundan çıkarak yeni açılımlara ve üretimlere olanak tanıyacağını bildikleri için topluma değer katmayı hedeflerler.

Türkiye'nin en önemli eksiğinin eğitim olduğu artık tartışıllmaz bir gerçek. Bu yüzden sanatın ve kültürün yaygınlaşmasının, insanlara genç yaştan sanat sevgisinin ve bilincinin verilmesinin, ülkenin genel kalkınmasında da çok önemli rol üstlendiğini düşünüyorum.

Türkiye'de Batılı anlamdaki resim sanatı ve sanat eğitimi Batı'ya kıyasla geç tarihlerde başladı. Osman Hamdi'nin Sanayi-i Nefise Mektebini kurduğu zamana bakarsak, yüzyıllık bir geçmişi olduğunu görürüz. Türkiye'deki ilk Güzel Sanatlar Akademisi'nin kurulmasından bu yana 120 yıl geçti. Feyziye Mektepleri Vakfı ise 122 yıl önce, Işık Üniversitesi ise 11 yıl önce kuruldu. Kültürümüze önemli katkılarda bulunan üniversitemiz, Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kurulması ve değerli öğretim elemanlarının katılımı ile sanat ve endüstri dünyasına sanatçı ve tasarımcı yetiştirme görevini sürdürmektedir.

Bizim kültürümüz içerisinde; Batı kültüründen de beslenen, özünde çok köklü Anadolu Uygarlığı'nı taşıyan bir yapı var. Bu düşünceler ise son yıllarda değer kazandı. Türk sanatının evrensel anlamda da var oldugunu son yıllarda resim, özgün baskıresim, heykel ve seramik yoluyla kanıtlayabildik.

Ayrıca kurulmakta olan müzeler eğitimde çok önemli bir yer tutmaktadır. Batı'da müzelerin işlevine bakarsak herbirinin aynı zamanda birer eğitim kurumu olduklarını görürüz. Küçük yaşlardan itibaren öğrenciler müzelere gelerek görsel algılama yeteneklerini de geliştirme imkanı bulurlar. Özellikle orijinal bir eserin karşısında öğretmenleriyle konuşarak ve tartışarak yetişirler; bu anlayış onların sanat kültüründe “olmazsa olmaz” bir koşuldur. Batı'da sanat eğitimi, bizzat müzelerin içinde yapılır çünkü somut veriler göstererek öğretmek daha etkili bir tekniktir. Bu yüzden Sanat Müzesi oluşturmak da sanat eğitiminin önemli hedeflerinden biridir.

Sanatın iletişimsel boyutunu da iyi gerçekleştirmek zorunda olduğumuzun bilincindeyiz. Bu yüzden mutlaka sanat eğitimi içinde sanat yönetimi konusu da işlenmelidir.

Türkiye'deki eğitim sistemi ve ekonomik alandaki uçurum, insanların yalnızca kendilerini garantiye almak için çalışmalarına neden oluyor. Ama toplumun geçirdiği dönüşümü kavrayıp, çağdaş teknik ve teknolojileri başarıyla kullanan evrensel boyutta düsünsel üretim merkezlerine ihtiyaç olduğu da yadsınamaz. İnsanların ülke boyutunda; ülkenin büyümesi ve zenginleşmesi, kültür ve sanatın yaygınlaşması için sarfedecekleri istediğin artması gerekiyor.

Bugünün gençleri bizlere göre daha şanslı ve daha çok olanağa sahip. Bugün; Türkiye'nin çok kısa süre içinde sosyal, kültürel ve sanatsal boyutta başarılı olacağından ve dünyaya ayak uyduracağıdan şüphem yok.